İLİŞKİLER

İlişki Nedir?

Ortak bir zeminde buluştuğumuz biriyle kurduğumuz bağa "ilişki" denir. Dikkat ederseniz ilişki içinde olduğunuz kimselerle en az bir konuda bağ kurmuşsunuzdur. Örneğin, kan bağı, aynı yerde doğma, aynı yerde yaşama, aynı okulda okuma, aynı takımı tutma veya aynı şeylerden hoşlanma bağı gibi. Bu bağların bir kısmı sevgi ile pekiştirilirken, bir kısmı da toplum temelli, seçme özgürlüğünüz ve şansınızın olmadığı ilişkilerdir. Aynı takımı tutmak, aynı sporu yapmak, aynı müziği dinlemek gibi, sizin seçerek yaptığınız şeyleri yapan bir diğer kişiyle, sempatik bir ilişki kurarız. Bu sempatinin altında bilinçaltımızın şöyle dediğini düşünüyorum: "Bak, ben senle aynı şeyleri seviyorum, böylece aslında seni de sevme ihtimalim var. Güven içinde olabiliriz böylelikle." Burada hissedilen benzerlik, kişiyi güvende tutar. Bir anlamda kişi, kendini karşı tarafta yansıtılmış olarak görür. Bir ihtimal dâhilinde, kurduğumuz bu bağ zaman içinde sevgi dolu bir ilişkiye dönebilir: Sevgili, eş, dost veya arkadaş gibi.

Arkadaşlık
İyi arkadaşlar hayatımızı pek çok şekilde zenginleştirirler. Benzerlikler ve farklılıklarımız sayesinde, arkadaşlarımız, bize kendimizi tanımak ve istediğimiz kişi olmak konusunda yardımcı olurlar. Bunu da, bizi bize yansıtarak yaparlar. Ayrıca, arkadaşlar, farklılıklar yardımıyla da bizim kendimizi tanımamıza sebep olurlar. Çünkü farklılıklar sayesinde, biz başka seçeneklerin varlığını görebiliyor ve olmak istediğimiz kişi konusunda seçim yapabiliyoruz. Bazen, bizim tam tersimiz olan bir kişiye karşı bir çekim hissederiz ve zamanla onlardaki sevdiğimiz ve hatta sevmediğimiz özellikleri kabul etmekle, kendimizle ilgili pek çok şeyin farkına varabiliriz. Başkalarının deneyimlerini anlamamıza sebep olduğu için, arkadaşlıklar, başkalarını kabul etmeyi bize öğretir. Böylece, farklılıklara olan bakış açımızı ve hayatımızdaki tolerans seviyesini geliştirebiliriz.

İlişkilerde kabul etmesi zor olan ve aslında bir manada kırılma noktası olan şey ise "aynalık" prensibidir. Benzer benzerini çeker yasasından yola çıkarak, karşımızdaki kişi veya olayın bizim aynamız olduğu fikrine ulaşabiliriz. Bu fikir, bizim kişisel gelişim yolculuğumuzda, farkındalıkla beraber gelişimimiz adına çok önemlidir. Zira karşınızdaki kişide sevmediğiniz bir huy, davranış veya özellik varsa, bilmeniz gerekiyor ki, bu aslında sizin fark etmeniz ve dönüştürmeniz gereken bir özelliğinizdir. Mesela, bir arkadaşınızın çok yalan söylediğini ve bundan rahatsız olduğunuzu gözlemlediğinizde, son zamanlarda ne kadar dürüst olduğunuzla ilgili kendinizi sorgulamanızı tavsiye edebilirim.

Sevgililer ve Eşler
Evrenin temelinde karşıt güçlerin çatışması ve buluşması söz konusudur. İyi-kötü, güzel-çirkin, doğru-yanlış, erkek-dişi. Bu esasa göre, yeryüzündeki canlıların neredeyse tamamında eril-dişi karşıtlığı mevcut. Biri, diğeri olmadan tam ve bütün olamıyor. İşte bu nedenle insan, her zaman bir "eş" ihtiyacı duymaktadır. Peki, biz eşlerimizi neye göre seçeriz ve bu seçim sonucunda kurulan ilişki hangi boyutlarda olabilir?

Bu soruya cevap vermek için öncelikle bilinçaltını tanımak gereklidir. İnsan bilinçaltı, onun özelliklerini iyi bilmekle beraber, nerede iyi olduğunu, nerede eksik olduğunu ve neye ihtiyacı olduğunu da bilir. Tüm bu kalifikasyonların amacı "güven"de olmaktır. 
Biz yeni bir insanla tanıştığımızda, onda algıladığımız her şeyi bilinçaltımız sayesinde yaparız. Bilinçli düzeyde, her iki taraf da kasıtlı veya kasıtsız rol yapıyor olsalar dahi, "içinizden bir ses" karşınızdaki insanla ilgili size bir şey söyler. İşte bu bilinçaltınızın sesidir. Sizin bilinçaltınızla, karşınızdaki insanın bilinçaltı çoktan iletişime geçmiş ve birbirlerine bir takım bilgiler transfer etmişlerdir. Bazen yeni bir ortama girdiğimizde rahatsız oluruz ya, veya girdiğiniz yeni bir ortam sizi cezp eder ya, işte bu bilinçaltlarınızın birbirleriyle olan komünikasyonu sayesindedir. Bu bilgiden şunu çıkarabiliriz, siz ne yaparsanız yapın, siz ne iseniz, yani "bilinçaltınızdaki siz" ne ise, karşı tarafa da onu belirten bir sinyal yayarsınız. Böylelikle bir ilişki kurmadan önceki ilk aşamayı anlamış oluyoruz. Siz birine aşık olduğunuz anda, aslında onda sizi cezp eden bir özelliği algılamış oluyorsunuz. Bunun farkında olmayız. Genelde, bakışlar, gözler, fizyonomi, koku gibi özelliklerden bahsederiz aşık olduğumuz kişide. Onlardan etkilendiğimizi zannederiz. Etkilendiğimiz şey aslında, o bakışın ya da kokunun size sunduğu başka bir şeydir. Yüzeysel olarak dış görünüşün etkisi altında olduğumuzu söylesek de, derinlerdeki manadır bizi bizden alan şey. Örneğin, bir erkeğin bakışlarından etkilendiniz diyelim. Etkilendiğiniz şey erkeğin bakışı değildir, sizin o bakıştan algıladığınız "duygu"dur. "Ne kadar güven verici bir bakışı var!" dediğinizde etkilendiğiniz şey aslında ondan algıladığınız "güven"dir. "Bakışlarından belli samimiyeti" dediğinizde de algıladığınız şey "samimiyet"dir.

Bir kadın veya bir erkek, giyiminden kokusuna kadar bir şey ifade etmeye çalışır. Her bir parametreden siz bir paradigmaya varın diye. Sunulan şeyle algılanan şey eğer aynı olursa, siz doğru sinyaller veriyorsunuz demektir. Siz gerçekten sunmak istediğiniz şeye inanıyorsunuz demektir. Siz ne istediğinizi biliyorsunuzdur demektir. Ancak bu gene de karşınızdaki insana aşık olmada bilinçaltının seçimini engellemez.

Şaşırtıcı bir şekilde, biz seçim yaptığımızı zannederiz ancak gerçekte durum biraz farklıdır. Kendinize sevgili ya da eş olarak seçtiğiniz kişi, o sonsuz potansiyelden yaptığınız direkt bir seçimdir. Ancak bu seçim sanılanın aksine bağımsız bir seçim değil, bilinçaltı tarafından yargılanan, onaylanan ve hatta olması için teşvik edilen neredeyse bir dayatmadır. Bu dayatmanın altında, bilinçaltınızın doymak bilmez güven ihtiyacı yatmaktadır. Kendinize eş olarak layık gördüğünüz bu kişiden algıladığınız duygu, bilinçaltınız tarafından ihtiyaç duyulan duygudur. Bu duyguya olan gereksinimin şiddeti, ihtiyacınızın şiddetiyle doğru orantılıdır. "Onsuz yaşayamam" dediğinizde, o duyguya "Ölüm derecesinde ihtiyacım var" demek istersiniz aslında. Sizde olmayan ve olmasına şiddetle ihtiyacınız olan bir şeyi ölümle eşleştirmek, her ne kadar çok kötü bir şeyse de, maalesef etrafımızda çok sık rastlanan bir durdum; ihtiyaçlarımızı "ölümle eşleştirmek" ve hayatımızda olan "değersizlik duygusu." Sadece bu iki konu bile başlı başına bir makale olabilir.
Kaldığımız yerden devam edersek... Hayatım boyunca onunla olmak istiyorum demek, o duyguya bir ömür boyu ihtiyacım olacak demektir. Diyelim ki, karşınızdaki insan çok güçlü. Ve siz de onunla şiddetle beraber olmak istiyorsunuz. Aslında sizin "güç"e ihtiyacınız var demektir. Size sunulan şey güçtür. Almak istediğiniz de budur. Diyelim ki, karşınızdaki insanı her gördüğünüzde heyecanlanıyorsunuz ve hayatınıza heyecan kattığını düşünüyorsunuz. O zaman sizin maceraya ihtiyacınız var demektir. Heyecana olan ihtiyacınızı karşılamak için o kişi, şu an en uygun şeydir. O yüzdendir ki hayatımızdaki sevgili profilimiz zaman içinde değişiklik göstermiştir. 18 yaşındayken ihtiyaç duyduğunuz şey ile 30 yaşında ihtiyaç duyduğunuz şeyler farklıdır.

Evlilik 
Evlilik, hayatlarının bundan sonraki kısmını aynı evde geçireceğini söz veren bir kadınla erkeğin, devlet huzurunda bu sözlerinin tasdiklenmesi sonucunda oluşan bir kavramdır. Bu kavram, herkes tarafından farklı algılanabilir. Kimileri için evlilik "kutsal" iken, kimileri için ise "gereksiz" bir şeydir. Bu, kişiye özel algı ve anlam çeşitliliğinin en çok görüldüğü kavramlardan biridir. 
Biraz evvel bahsettiğim, eksik duyguların bir başkası tarafından giderilmesi ihtiyacının zirve yaptığı nokta, evlilik yeminidir. Evrensel evlilik yemini şöyledir: "Hastalıkta ve sağlıkta, iyi günde ve kötü günde, yoksullukta ve bollukta, ölüm bizi ayırana kadar..." Burada da görüyoruz ki, her türlü ihtimali düşünen insan, attığı resmi imzayla, ihtiyacı olan duyguyu ömür boyu garantilediğini zanneder. Üstelik bu, devlet güvencesi altındadır! Bu, bilinçaltında yatan korkuların ne denli insanı etkisi altına aldığının bir göstergesidir. Korku o denli büyüktür ki, insan, yaşayacağı aşktan ziyade, bir manada hayat sigortası poliçesine imza atmaktadır. Zaten toplum arasında evlilik kavramına genelde "Evlilik müessesi" de denmektedir. "Müessese" kelimesinin Türk Dil Kurumu sözlüğündeki mecazi manası, "Bir toplumda bazı sorunların çözümlenebilmesi için uygulanan yöntem."dir. Sadece bu bilgi bile bizim aslında nasıl korkularımızın esiri olduğumuzu göstermektedir.

Korku Faktörü
Daha da derinlerde, ihtiyacınızı karşıladığınız duygu, aslında bir korkunuzun tezahürüdür. O kişi(sevgili-eş), bir duygu temsil eder. O duygu da bir korkuyu. Değersizlik korkusunu derinlerde yaşayan kişilerde, sevgilileriyle ilgili ilk şunu duyarım: "Bana çok değer veriyor. Beni el üstünde tutuyor ve bu benim çok hoşuma gidiyor." Sevgisizlik korkusu olan birinin ideal eşi, onu her an öpüp koklayan, saran sarmalayan bir profil çizmelidir. Güçsüzlük korkusu olan kişilerin ideal tipleri ise baştan aşağıya güç kokan, güçlü bir görünüme sahip, mizacı kadar günlük yaşantısında kullandığı araçlar da "sert" olan kişilerdir. Onlar güçlerini iri arabalarla, geniş bedenleriyle, gösterişli takılarıyla ve sert mizaçlarıyla göstermeye çalışırlar. Bir çocuk gibi sevilen ve hala sevgi ve ilgiye ihtiyaç duyan ya da bunları hiç yaşamamış ve aslında yaşamak için can atan birinin tipi "baby face" ya da diğer bir deyişle "bebek yüzlü" kişilerdir. Bu onlara her baktığında kişiyi, çocukluğun saflığını, sevgisini, özgürlüğünü ve hassaslığını anımsatacaktır. Buradaki genel ihtiyaç saflık ve temizliktir. Bu ihtiyacın altında yatan korku ise güvensizlik, incitilme, sevilmeme, kandırılma korkuları olabilir. Dediğimiz gibi, bir korkunun yattığı kesindir ve korkunun türü ile ilgili net bir şey söylemek için kişilerle özel çalışılmadır.

Tüm bunlar benim gözlemlerim ve araştırmalarım sonucunda vardığım genellemelerdir. Etrafınızda, benim verdiğim tiplemelere uygun olmayan ilişkiler de muhakkak olacaktır. Zira her ilişkinin kendine has dinamikleri vardır. Kusursuz bir yargıya varabilmek için, bireylerle beraber çalışmak ve anlamak gerekebilir.

İlişkileri Devam Ettirmek
Buraya kadar bir ilişkinin nasıl oluştuğunu öğrenmiş bulunuyoruz (görücü usulü ve beşik kertmesi gibi evlilikler konu dışında bırakılmıştır). Bu aşamadan sonra, bir ilişkinin sürekliliği ve devamı önem kazanmaktadır. Bilinçaltımızda buluştuğumuz bu kişi ile hayatın iyi ve kötü günlerinde sağlıklı bir iletişim içinde olmak başlı başına bir sınavdır. Arkadaşlık konusunda değindiğimiz gibi, ilişkiler bize aynalık eder, bizi geliştirir ve rehberlik ederler. Bu şekilde yaklaşılan ve sevgi çerçevesi içinde olan bir ilişkiyi sürdürmek her zaman daha kolay ve keyifli olacaktır. Ancak bilinmelidir ki, sevgi bilinçaltında kurulan bağdan apayrı ve başlı başına bir kavramdır. Sevgi, ancak bireyler özgürleştiklerinde ve kişisel gelişimlerini ilerlettiklerinde bilinçaltının dayatmalarından bağımsız olarak gelişebiliyor. Sadeleştirmek gerekirse, süreklilik arz eden bir ilişkinin iki anahtarı vardır. Mutluluğun ve güvenin sürekliliğini sağlayan birinci anahtar farkındalıkla gelen aynalık prensibini içselleştirmek, ikinci anahtar ise salt sevgidir. 

Aile
Bazı istisnalar dışında, bu dünyaya gözümüzü açtığımız andan itibaren, kan bağı ile bağlandığımız bir ailede yaşarız. Uzun yıllar boyunca birlikte yaşayacağımız bu kişiler, anne, baba, kardeşler ve daha geniş ailelerde büyük anne ve büyük babalar, hatta amca ve teyzelere kadar uzanabilir. Daha küçük yaşlarda kurduğumuz bu ilişkiler, bizim karakterimiz üzerinde etki eder. Doğduğumuz aileyle birlikte, içinde olduğumuz bölgenin diline ve kültürüne uyumlanırken, ailenin de genel olarak yapısına uyumlanırız. Hayat algılarımızı yapılandırırken daha ilk yıllarda gördüğümüz ya da gösterilen bilgiler, ileriki yıllarda bizim referans bilgilerimizi oluşturacaktır. Ailenin içinde bulunduğu toplumla ilişkisi, güven algısı, eğitimi, ekonomik durumu, sosyal yaşantısı gibi özellikleri, sizden de aynen beklenen özelliklerdir. Sizden beklenen şeylerden biri ise, doğum anında size konan isimde görülebilir. Çok sevilen bir büyüğün ismi verildiyse, bilin ki hayatınız boyunca, o büyük, ailenize neyi çağrıştırıyorsa sizden de aynen onu bekleyeceklerdir. Diğer bir yandan, diyelim ki anne ve babanız, orijinal bir isim koydular size. O isimden ne bekledilerse, sizden de evlat olarak onu beklemektedirler. Bunda istisna yoktur. Bunun kanıtına, anne ve babanıza isminizin ne zaman ve nasıl konduğunu sorarsanız, alacağınız cevapla kolayca ulaşabilirsiniz. Hiçbir anne ve baba o anı unutmaz. Dolayısıyla o beklenti bir ömür boyu sürer. Sizden beklenen şeyler bununla da sınırlı kalmaz. Her ebeveyn çocuklarının iyiliği için onlar için bir gelecek çizerler. Tutacağımız takımdan, gideceğimiz okula kadar özenle planlanmış bir senaryoya doğarız. İşte tam da bu noktada aileyle olan çatışmalar başlar. Siz bambaşka biri olduğunuzu, isteklerinizde ve hayatınızda özgür olmaya hakkınız olduğunu, bunun sizin hayatınız olduğunu vs gibi konularda bir ömür boyu tartışmaya girecek ve hiçbir zaman da haklı bulunmayacaksınızdır. Aile ve toplum yapınıza uymadığı savunulacak ve sizin sevilmeme, dışlanma, onaylanmama vb gibi korkularınıza baskıda bulunulacaktır. Size biçilen role uygun yaşamanız beklenecek, ona göre bir kostüm ve makyaj yapmanız beklenecek, figüranlar ve ortamlar da ona göre ayarlanacak ve siz kendi hayat sahnenizde bambaşka bir sette bulacaksınız kendinizi. Burada ailenin suçu yoktur. Onlar her ne yapıyorlarsa güvende olmak ve tutmak amacıyla iyi niyetleriyle yaparlar. Onlar da öyle görmüştür ve bilindik bir şey her zaman bilinmedik bir şeyden daha güven vericidir, ister negatif; ister pozitif, ister başarılı, ister başarısız olsun. Burada, herkesin kendine ait olmayan hayat yükleri, sorumlulukları ve rolleriyle baş etmek zorunda olduğu gerçeğiyle yüzleşiyoruz.

İlişkilerde Ailenin Rolü
Kişiliğimiz geliştikçe, tercih ettiğimiz hayat da şekillenir. Bir tarz benimseriz ve isteriz ki ömür boyu öyle olalım. O an için en uygun seçimimiz budur. İçinde yaşadığımız ailenin rolü, seçtiğimiz hayatla da ilişkilidir. Ailemizin bizden beklentileriyle bir sorununuz yoksa her şey çok güzel gözükür (böyle bir şey aslında yoktur, adeta bir tür yanılsamadır.) Ancak eğer ailenizin beklentileriyle, sizin seçimleriniz arasında bir fark varsa, işte o zaman çatışma başlar. Bundan sonraki tüm seçimlerinizde ailenizin etkisini az ya da çok görmek mümkün olacaktır. Örneğin, ailenizin eski kafalı ve monoton insanlardan oluştuğunu düşünüyorsanız, arkadaş çevreniz daha heyecan verici şeylerle uğraşan, çağdaş ve özgürlükçü kişiler olacaktır. Bol bol seyahat etme ve kuralları yıkma eğiliminde olmanız mümkündür. Herkes sizden babanız gibi doktor, mühendis veya avukat olmanızı bekliyor ise, sanat veya ekstrem sporlar ilginizi çekecek ve buna uygun arkadaşlar edineceksinizdir. Bu kişinin birey olma yolundaki ilk ve en önemli savaşlarından biridir. Birey olmak için toplumsal ve ailesel normlarla baş edebilmek ve özgür olmak gerekir. Toplumumuzda birey yetiştirmekten bahsetmek, herkese özgür iradesiyle iş ve yaşam isteğinin sorulmasından söz etmek mümkün değildir. Dolayısıyla, öyle veya böyle ailemizin getirdiği her türlü sorumluluk, yük ve rol bizim gelişimimiz adına tespit edilmesi ve dönüştürülmesi gereken unsurlardır.

Seçimlerde Ailenin Rolü
Babasından şiddet görmüş bir kız çocuğunun ideal erkek tipi, babacan tavırlı, güven verici, korumacı, sevgi dolu ve sakin biri olacaktır. Annesinden aşırı bir sevgi ve aşırı bir ilgi gören erkek çocuğunun muhtemel tiplemesi evcimen, hamarat ve sevgi dolu bir kadın olacaktır. Bunlar en basit ve genel benzetmelerdir. Burada söylemek istediğimiz şey, şu an ideal sevgili tipinizi sorsam, bana vereceğiniz cevabın %80'i ailenizle ilişkilerinizle direkt alakalı olacaktır. Sevgi ve güven ihtiyacıyla verdiğiniz tüm tavizleri fark ettiğinizde şaşıracaksınız. İdeal ailelerde, ki sayıları oldukça azdır, aile üyeleri özgürce hareket eden, özgürce tüm duygu ve düşüncelerini ifade edebilen, cinsiyetlerinin farkında ve enerjilerini yaşamalarına aktaran bireylerden söz ediyoruz. Onun dışındaki tüm kısıtlamalar ve baskılar bir zaman sonra ciddi sorunlara yol açabiliyor. 
Türkiye'de gözlemlediğim bir şeye hala çok üzülmekteyim. Birçok danışanla çalışma fırsatı bulduğumdan, sağlıklı genellemeler yapabiliyorum. Türk kadınlarında en çok rastladığım sorun, ailelerin "erkek evlat" merakıdır. Öyle danışanlar geliyorlar ki, kaç kardeşsiniz diye sorduğumda, mesela 6 diyor. Ve ben biliyorum onun ilk beşinin kız olduğunu! Nitekim de erkek evlat olana kadar doğurma hırsı, o evlada gelinceye kadarki tüm kızları neredeyse bir paçavra gibi bir kenara atılmasına sebep oluyor. Kız kardeşlerin çoğu, cinsel kimliklerini ve enerjilerini reddettiklerinden, bedenlerindeki enerji dağılımı normalden çok farklı akmakta ve ciddi sağlık sorunlarına sebebiyet vermektedir. Elbette ki bu reddi cinsiyet durumu, bilinçli yapılan bir şey değildir. Bilinçaltı düzeyde, babasının sevgisine ve güvenine nail olmak isteyen kız evladın çırpınışlarıdır. Zaten yetiştirilirken bir kız çocuğu gibi değil bir erkekmiş gibi sevilir. "Aslan kızım benim.", "Delikanlı kızım benim." Ve "Paşadır benim kızım paşa!" şeklinde.

En son verdiğim örnek benim bizatihi yaşadığım bir durum. Bir danışanla çalışmamız sırasında, hayatındaki olayları neden çektiğini ve istediği bir hayatı nasıl yaşamalı gibi konularla ilgili bilinçaltına bakarken, "Zaten babam da beni paşadır benim kızım paşa! şeklinde sevdi" demişti. Bu cümle bana her şeyi anlayabilmem için yeterli oldu. Danışan bayan, bir subaydı. 40'lı yaşlara yaklaşmış ve hayatta en büyük arzusunun mutlu ve sevgi dolu bir yuva kurmak olduğunu söylüyordu. Yetişme şeklinde erkeklerin rolü, her zaman yarışılan ve onları alt edilmesi gereken yaratıklar şeklindeydi. Elbette o bunun farkında değildi. Şu anki hayat amacı bir erkekle hayatını birleştirmek ancak düşünsenize istediği şey, zihin haritasına göre alt edilmesi gereken bir erkek! Üstelik bu danışan oldukça uzun boylu ve iri yapılı bir bayandı. Onca erkeğin içinde mesleği gereği kendini ve emirlerini dinletebilmesi için en uygun bedene de sahipti.

Yine, ülkemizde olduğu gibi ve özellikle Akdeniz ve Doğu kültürlerinde gözüken bir vakadan söz etmek istiyorum. Bu yörelerin anneleri genellikle erkek evlatlarına düşkünlükleriyle meşhurdurlar. Erkek evlatları onlar için adeta hayatın verdiği bir lütuf ve şanstır. Bir bebek gibi bakarlar evlatlarına. Gözlerinde hiçbir zaman büyümezler. Her türlü ihtiyaçları özenle giderilir. Odaları toplanır, sevdikleri yemekler yapılır, ütüleri, çamaşırları, harçlıkları düşünülür vs. Böyle büyüyen erkek sonunda evlenmek ister. Aşık olduğu ve evlenmek istediği kadından da bilinçaltı düzeyde daima annesi gibi olmasını bekler. Seçiminde etkisi olsa da bambaşka bir tip kadınla beraber olmak isteyebilir. Mesela, daha heyecan verici, daha kadın gibi kadın şeklinde tabir edebileceğimiz biri. İlk zamanlar çok mutlu olan çift, zamanla erkeğin bitmek tükenmek bilmeyen ilgi, sevgi ve alaka ihtiyacını karşılamak zorunda olan kadının isyanıyla sarsılır. Buradaki sorun kolaylıkla anlaşılacağı üzere, erkek kadından annesi olma rolünü beklemektedir.

İdeal İlişkiye Giden Yol 
Gördüğümüz gibi ilişkilerimiz, bilinçaltı ile başlamak üzere pek çok etkene tabidir. Peki, ideal bir ilişki kurabilmek için ne yapmalı? Mutluluğa giden yol bireyin özgürlüğünden geçer. Özgürlük, bireyin geçmişinden getirdiği yanlış inanç, yükler, kalıplar ve rollerden arınmasıyla başlar. Yani burada, bir bilinçaltı temizliğinden söz ediyoruz. Özgür bir kişi, karşısındaki kişiye de aynı özgürlüğü tanıyacak, bireylerin birbirinden farklı özellikleri olduğunu bilecek ve buna saygı duyacak ve böylelikle de kurulan ilişki ihtiyaçları gidermekten çok, yeni bir birleşim şeklinde olacaktır. Özgürlük temellerine oturan bir ilişkide, anlayış ve tolerans da yapıyı sağlam tutan unsurlar haline gelecektir. Aynı zamanda, sevginin kendini göstermesi, böylesine özgür bir ilişkide mümkün olabilir.
Bir diğer konu da, önceden sözünü ettiğimiz "aynalık" prensibidir. Bunun farkında olan birey, ilişkide bulunduğu kişilerin olumlu ve olumsuz yönleri üzerine daha derin bir yaklaşımda bulunup, tespit ettiklerini, kendi özellikleriyle kıyaslayacak ve bunlardan gereken dersleri alacaktır. Bu yaklaşım zamanla refleks haline gelecek. Ve bu refleks hayatına ciddi bir kolaylık ve güven getirecektir. Kendi hayatını objektif olarak gözlemleyebilmek ve irdeleyebilmek kişiyi kendi hayatının efendisi konumuna yükseltecek ve bu da ona, hayatın her yerinde özgüven ve mutluluk aşılayacaktır.


Makale arşivi için tıklayınız →